Pazarlama İletişiminde Sosyal Medya Kitabı

Blog tutan, sektörden bir yazarın kitabını okumak insanı heyecanlandırıyor. Bu kitabı da görür görmez aldım ve bir uçak yolculuğunda okuyup bitirdim 🙂

Aşağıda alıntıladığım kısımları bulabilirsiniz.

Diğer kitaplardan farklı olarak bu kitabı okurken bazı bölümlere kendi notlarımı ekledim. Kendi notlarımı aşağıda parantezlerin içlerinde bulabilirsiniz.


İnternette başarının anahtarı: Süreklilik ve sabır.

Artık ilgi ve alakanız en iyi, en kârlı ve en çok ciro getiren müşterimiz için saklama devri sona erdi. (Bence geçmedi. En çok ciro getiren müşteri candır.)

Geleneksel gazeteler ve dergiler artık bilmeliler ki insanlar, haberlerin kendilerine arkadaşları ya da üye oldukları siteler tarafından ulaştırılmasını bekliyor.  (İyi hoş güzel de şu arkadaşlarımızın yaydığı yalan haberleri ne yağacağız?) 

Ürün ya da hizmetinizi olduğundan farklı göstermeye çalışmayın.

İletişimin yüzde ellisi konuşmak ise yüzde ellisi de dinlemektir Hatta dinlemenin sağlıklı bir iletişimde daha fazla yüzdeye sahip olduğu söylenir. Ben her ikisine de eşit yaklaştım.

Geleceği Keşfedenler Dijital Çağın Biyografisi Kitabı

Dijital dünyada tüketenlerin ve üretenlerin de ilgisini çekecek bir bilgi kaynağı olmuş. Steve Jobs kitabıyla tanıdığım yazar Walter Isaacson güzel bir derleme yapmış. 

Bilgileri tazelemek, arkalarda kalmış gözden kaçmış olanları edinmek için muhteşem fırsat. Kitabı şuradan alıp okuyabilirsiniz.

Benim kitaptan sevdiğim kısımlar aşağıda 😉

‘Dünya tarihi büyük adamların biyografilerinden ibarettir.’ 

‘Bazen yenilik bir zamanlama meselesidir. Büyük bir fikir, uygulayacak teknolojinin mevcut olduğu çok doğru bir anda gelir. Örneğin, Ay’a insan gönderme fikri, tam da mikroçiplerdeki ilerleme sayesinde roketin ucuna bilgisayar güdüm sistemi takılabildiği sırada gelmiştir. Ama zamanlamanın iyi olmadığı durumlar da vardır. Charles Babbage sofistike bir bilgisayara dair ilk makaleyi 1837’de yayımlamıştı ama öyle bir şeyi yapmak için gerekli teknolojiye ancak yüz yıl sonra ulaşılabildi. 

Demiryolu kondüktörlerinin her yolcunun özelliklerine göre (cinsiyet, yaklaşık boy, yaş, saç rengi) biletlere delik açmasından ilham alan Hollerith, sayıma katılan herkesin belirgin özelliklerinin kaydedileceği yirmi sıra ve yirmi dört sütunlu delikli kartlar tasarladı.’

O sonbahar Stibitz mutfak masası modeliyle uğraşırken, Aiken Harvard’daki üstlerine ve IBM yöneticilerine Babbage’ın dijital makinesinin modern bir versiyonunu yapmalarının gerekliliğine dair yirmi iki sayfalık bir bildiri yazdı. Bildirisine ‘Aritmetik hesaplamalarda zamandan ve zihinsel çabadan tasarruf etme ve insan hatasını ortadan kaldırma isteği muhtemelen aritmetik biliminin kendisi kadar eskidir,’ diye başladı.

Pek çok kişi gibi Mauchly de fikirlerini çeşitli deneyimlerden, sohbetlerden, gözlemlerden topluyordu. Swarthmore, Dartmouuth, Bell Labs, RCA ,Dünya Fuarı, Iowa Üniversitesi ve başka yerleri bunlar arasında sayabiliriz. Sonra onları kendi fikirleriyle birleştiriyordu. ‘Yeni bir fikir birdenbire ve sezgisel bir şekilde gelir.’ Demişti bir kez Einstein. ‘Ama sezgi, önceden edinilen zihinsel deneyimlerin sonucundan başka bir şey değildir.’ İnsanlar pek çok kaynaktan bilgi edinip bir araya getirdiklerinde ortaya çıkan fikirlerin kendi fikirleri olduğunu düşünmeleri doğaldır. Öyledir de. Bütün fikirler bu şekilde doğar.

Amerikan Savaş Bakanlığı’nın elektronik bilgisayara fon sağlama kararı 9 Nisan 1943’te çıktı.

Modern bilgisayarlarının gelişiminde gerekli olan önemli bir adım daha vardı. Savaş zamanında yapılan makinelerin hepsi, en azından başlangıçta, denklemler çözmek ya da şifre kırmak gibi belirli bir amaca göre yapılmıştı. Ama gerçek bir bilgisayar Ada Lovelace’in ve daha sonra Turing’in hayal ettiği gibi her türlü mantıksal işlemi kusursuz ve hızlı bir şekilde yapabilmeliydi. Bunun için yapacakları işlemlerin donanımla değil, yazılımla belirlendiği makineler yapmak gerekiyordu. Turing bir kez daha bu kavramı açık bir şekilde ifade etti. ‘Farklı işleri yapmak için sonsuz sayıda farklı makine gerekmiyor,’ diye yazdı 1948’de. ‘Bir tanesi yeterli olacak. Farklı işler için farklı makineler yapmaktan doğan mühendislik sorununun yerini, bu işleri yapacak evrensel makineyi programlamaktan doğan ofis çalışması alacak.’

2011’de ölmeden kısa bir süre önce Jean Jennings Bartik ilk genel amaçlı bilgisayarın tüm programcıların kadın olmasıyla gurur duyduğunu söyledi. ‘Kadınların kariyer fırsatlarının genel olarak sınırlı olduğu bir dönemde dünyaya geldiğimiz halde bilgisayar çağının başlamasına yardımcı olduk.’ Çünkü o dönemde matematik okumuş pek çok kadın vardı ve bu becerilerine talep doğmuştu. İşin gülünç tarafı, erkeklerin ellerinde oyuncaklarıyla makinenin donanımını bir araya getirmenin en önemli iş ve dolayısıyla erkek işi olduğunu düşünmeleriydi. ‘Amerikan bilimi ve tekniği o dönemde şimdiye nazaran çok daha cinsiyetçiydi’, diyordu Jenneings. ‘ENIAC’ın yöneticileri programlamanın elektronik bilgisayarın işleyişi için ne kadar önemli olduğunu ve bunun ne kadar karmaşık bir şey olabileceğini bilselerdi, böylesine önemli bir görevi kadınlara vermekte çok daha tereddüt ederlerdi. 

Alan Turing program depolanan bilgisayarları geliştirmek üzerine düşünürken dikkatini Ada Lovelace’in bir yüzyıl önce Babbage’ın Analitik Makine’si hakkından yazdığı ‘Notlar’daki bir ifadeye çevirdi: Makineler gerçek anlamda *düşünemez.* Turing kendi kendine sordu: ‘Eğer makineler işlediği bilgiden yola çıkarak kendi programını modifiye edebilirse bu, bir tür öğrenme olmaz mı? Bu da bizi yapay zekâya götürmez mi?’

Yapay zekâ etrafında şekillenen konular çok eskilere gider. İnsan bilinci hakkındaki sorular da öyle… Bunun gibi pek çok soruda olduğu gibi Descartes’ın bunları da modern terimlerle bir yapıya oturtması faydalı olmuştu. Ünlü ‘Düşünüyorum, öyleyse varım’ ifadesinin yer aldığı, 1637 tarihli *Yöntem Üzerine Konuşma* adlı eserinde şöyle diyordu: 

‘Shannon makineye sadece veri değil, kültürel şeylerde yüklemek istiyor!’ dedi Turing bir gün öğle yemeğinde Bell Labs’teki arkadaşlarına. ‘Ona müzik çaldırmak istiyor!’ Bell Labs’in yemek salonunda bir başka öğle yemeğinde, salondaki tüm yöneticilerin duyabileceği şekilde sesini yükselterek:’ Hayır, çok güçlü bir beyin geliştirmek peşinde değilim. Tek istediğim, ortalama bir beyin; Amerikan Telefon ve telgraf Şirketi başkanının beyni gibi bir şey.’

Turing ‘Hesap Yapan Makineler ve Zekâ’ makalesini yazdıktan sonraki birkaç yıl boyunca, kışkırttığı bu tartışmanın içinde bulunmaktan bayağı keyif alıyor gibi görünüyordu. Alaycı bir mizah ile sone ya da yüksek bilinç lafları edenleri dürtüp duruyordu. ‘Günün birinde hanımlar bilgisayarlarıyla parkta yürüyüşe çıkacak ve ‘Benim küçük bilgisayarım bu sabah çok mokik bir şey söyledi,’ diye ‘Fikirlerini açıklamak için kullandığı komik ama zekice kurgulanmış benzetmeleriyle çok keyifli bir dosttu,’ diyecekti.

Yirminci yüzyılın uzunca bir kısmında risk sermayesi ve yeni kurulan şirketlere girişim sermayesi sağlamak Vanderbilt, Rockefeller, Whitney, Phipps ve Warburg gibi birkaç ailenin elindeydi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu ailelerin çoğu bu işi kurumsallaştıran şirketler kurdular. Büyük miras sahibi John Hay ‘Jock’ Whitney, Benno Schmidt Sr.’ı işe alarak J.H. Whitney&Co.’yu kurdu ve ilginç fikirleri olan ama banka kredisi alamayan girişimcilere ‘risk sermayesi’ olarak adlandırdığı fonu sağlamakta uzmanlaşmıştı. John D. Rockefeller’ın altı oğlu ve bir kızı da Laurence Rockefeller’ın idaresinde, adı sonradan Venrock Associates olan benzer bir şirket kurdular. Yine aynı yıl, 1946’da, aile servetine değil de işletme zekâsına dayalı, çok daha etkili bir girişim doğdu: American Research and Development Corporation (ARDC). Harvard Buiseness School’un eski dekanı Georges Doriot tarafından, eski MIT rektörü Karl Compton’la birlikte kurulan ARDC, 1957’de Dijital Equipment Corporation’a yatırım yaparak yaparak büyük başarı kazandı. On bir yıl sonra şirket halka açıldığında değeri beş yüz katına çıkmıştı.

‘Tasarımı basitleştirmek için aklına bir şey geliyorsa peşinden git,’ diye önerdi Noyce. 

Computer Space birahanelerde öğrenci mekânlarında olduğu kadar popüler değildi. Tilt kadar başarılı da olmadı. Ama bir hayran kitlesi edindi. Daha önemlisi, bir endüstri kurdu. Bir zamanlar Şikago merkezli tilt şirketlerinin alanı olan oyun makineleri, kısa süre sonra Silikon Vadisi’nin mühendisleri tarafından yepyeni bir şeye dönüştürülecekti.

Stephen Lukasik 1967 – 1970 arası ARPA’nın yardımcısı, ardından 1975’e kadar başkınıydı. Haziran 1968’de Roberts’ın ağa devam etmesini sağlayan resmi izinleri almıştı. Vietnam’daki Tet Saldırısı ve My Lai Katliamı’ndan yalnızca birkaç ay sonraydı. Svaş karşıtı protestolar zirvedeydi ve en büyük üniversitelerde öğrenciler isyan etmişti. Savunma Bakanlığı’nın parası, sırf araştırmacılar arasında işbirliği sağlayacak bir iş için o kadar kolay akmıyordu. Senatör Mike Mansfield ve diğerleri, sadece askeri misyonla doğrudan ilgili projelere fon sağlanmasını talep ediyordu. ‘Yani böyle bir ortamda,’ diyor Lukasik, ‘sadece araştırmacıların verimliliğini artıracak bir ağ için o kadar parayı bulamazdım. Bu sebeple tek başına akıllarını çelmeye yetmezdi. Akıllarını çelecek asıl fikir, telefon ağı hazar gördüğünde paket anahtarlamanın daha sağlam olduğu için hayatta kalabileceği fikriydi… Stratejik bir durumda – yani nükleer saldırıda- başkan hâlâ füze alanlarıyla irtibat kurabilecekti. Dolayısıyla sizi temin ederim ki 1967 sonrasında çekleri imzalarken beni ikna eden neden buydu.

— 

Bir kuşak sonra, 2014’te Cerf, Washinton DC’deki Google’da çalışırken interneti yaratarak ortaya çıkardıkları mucizelere hala hayret ediyordu. Google gözlüğü takıyor ve her geçen yıl eklenen yenilikleri takip ediyordu. ‘Sosyal ağlar –bir deney niyetiyle Facebook’a katıldım- iş uygulamaları, mobil ve her türlü yenilik internette toplanmaya devam ediyor,’ diyor. ‘Milyon kat büyüdü. Çok az şey bunu bozulmadan yapabilir. Yine de bizim yarattığımız eski protokoller gayet iyi idare ediyor.’

İnternetin icadında en çok övgüyü kim hak ediyor? Bilgisayarı kimin icat ettiği sorusunda olduğu gibi bunda da cevap, işbirlikçi yaratıcılık…

Bilgisayarın kişisel olması fikri, yani insanların ellerine alıp evlerine götürebileceği türden bir bilgisayar düşüncesi, 1945’te Vannevar Bush tarafından tasavvur edildi.

‘Karşı kültürlerin merkezi otoriteyi hor görmesi, kişisel bilgisayar devriminin felsefesi temellerini oluşturdu,’ diye yazdı 1995 yılında Time’da yayımlanan ‘Hepsini Hippilere Borçluyuz’ adlı makalede.

 —

Hippi komüncülüğü ve özgürlükçü politikalar, modern siber devrimin kökenlerini oluşturmuştur… Bizim kuşağımızın çoğu bilgisayarları merkezi otoritenin uzantısı görmüştü. Ama küçük bir grup –sonradan bunlara ‘hacker’ dendi- bilgisayarları kucakladı ve özgürleşmenin araçlarına dönüştürmeye girişti. Bunun geleceğe giden esas yol olduğu anlaşıldı… Genç bilgisayar programcıları medeniyeti ana bilgisayarlardan kasten uzaklaştırdı.

Kişisel bilgisayarın yaratılışına katkı sağlayan bir karakter türü daha vardı: seri girişimdi. Bu aşırı doz kafein yüklü girişimci, hippileri, Whole Earth takımını, örgütlenmecileri ve hacker’ları kenara itip Silikon Vadisi’nde zamanla egemenlik kuracaktı. Ama pazarlanabilir kişisel bilgisayarı yaratan bu türün ilk örneği, çıktığı yer itibarıyla Silikon Vadisi’nden de, Doğu Yakası’nın bilgisayar merkezlerinden de uzaktaydı.

 —

Böylece Hall, web logging’in havarisi olup çıktı. Eğer kendisini bir iki gün misafir ederlerse isteyenlere HTML öğretebileceğini söyleyen bir gönderi paylaştı ve 1996 yazında teklifini kabul eden kişilere uğrayarak otobüsle Amerika’yı dolaştı. Scott Rosenberg blogging tarihini anlattığı kitabı Say Everything’de, ‘Bilgi deposu olarak kabul edilen bir aracı aldı ve kişisel boyuta göre ölçeklendirdi,’ diye yazdı. Bu doğruydu ama yaptığı bununla da sınırlı kalmadı: Internetin ve web’in olmaları gerek şeye, yani ticari platformlar değil, paylaşım araçlarına dönüşmesine yardım etti. Web logging, interneti daha insancıl hale getirdi ki bu, küçük bir dönüşüm sayılmazdı. ‘Teknolojinin en iyi kullanımı insanlığımızı geliştirmektir, diye ısrar etti Hall. ‘Hikayemizi şekillendirip paylaşmamızı ve bağ kurmamızı sağlar.

 —

Bu fenomen hızla yayıldı. 1997’de Robot Wisdom adında komik bir site kuran John Barger, weblog terimini dile kazandırdı ve iki yıl sonra Peter Merholz adında bir web tasarımcısı şaka yollu bir şekilde bu sözcüğü we blog olarak ikiye böldü. Blog sözcüğü konuşma diline girdi.’ 2014’e gelindiğinde dünyada 847 milyon blog olacaktı.

 —

Bechtolsheim pazarlamaya çok para – daha doğrusu hiç para- harcamıyor oluşlarını takdir etti. Google’ın ağızdan ağıza yayılacak kadar iyi olduğunu biliyor ve kuruşu kendileri bir araya getirdikleri bilgisayarlarının parçalarına harcıyorlardı. ‘Diğer web siteleri yüklü bir girişim sermayesi alıp reklama harcıyordu.

 —

Brin ve Page reklam almaya karşı olsa da, Bechtolsheim başına açık bir dille yazılarak belirtildiği takdirde arama sonuç sayfasına reklam koymanın kolay olacağını ve yozlaşmışlık sayılmayacağını biliyordu. Bu da açıkça gelir akışı anlamına geliyordu. ‘Senelerdir duyduğum en iyi fikir,’ dedi. Bir süre fiyatlandırma hakkında konuştular. Bechtolsheim fiyatlarını çok düşük tuttuklarını söyledi. Ve işe gitmesi gerektiği için, ‘Pekala, vakit kaybetmek istemiyorum, diye bitirdi. ‘Eminim bir çek yazsam size yardımcı olur.’ Arabasına gidip çek defterini aldı ve Google Inc’e 100.000 Dolar yazdı. ‘Henüz banka hesabımız yok,’ dedi Brin. ‘Olunca bozdurursunuz, ‘diye cevap verdi , Bechtolsheim. Sonra da Porsche’sine atlayıp gitti. 

 —

Watson sisteminde 2 milyon sayfa tıbbi makale ve 600.000 klinik bulgu vardı. Ayrıca 1,5 milyon hasta kaydına ulaşılabiliyordu. Doktor bir hastanın semptomlarını ve hayati bilgilerini girdiğinde, bilgisayar güvenilirlik sırasıyla bir öneri listesi oluşturuyordu.

IBM ekibi faydalı olması için makinenin doktorlarla işbirliği kefifli bir hale getirmek gerektiğini fark etti. IBM’in yazılım araştırmaları başkan yardımcısı David McQueeney makineye sahte bir alçakgönüllülük programladıklarını anlattı:’ Doktorlarla ilk tecrübelerimizde ‘Benim tıp mesleğini icra etme ehliyetim var ve bana ne yapacağımı söyleyecek bir bilgisayara ihtiyacım yok, diyorlardı. Böylece biz de sistemimizi daha alçakgönüllü olacak şekilde programladık. İşte size faydalı olabilecek şeylerin yüzdeleri, dilerseniz kendiniz de bakabilirsiniz, gibi ifadelerde bulunuyordu.’ Doktorlar çok memnun olmuştu. Bilgili bir meslektaşlarıyla sohbet etmek gibi olduğunu söylüyorlardı. Amacımız insanların sezgi gibi yetenekleriyle bilgisayarların geniş imkanlarını bir araya getirmek, dedi McQueeney. Bu müthiş bir kombinasyon, çünkü her ikisi de diğerinde eksik olan parçayı sunuyor.

Sosyal medya şikayet yönetimi ajansların işi değildir

Reklam ajansı, sosyal medya ajansı, yeni nesil pazarlama ajansı… Başında ne yazarsa yazsın sosyal ağlardan veya tüm internetten gelen şikayetlerin yönetimi, operasyonel yükü ajansların sırtında olmamalıdır.

Ajanslar şikayetlerin yönetimini kurgulamalı, sistemi kurmalı ve danışmanlık yapmalıdır.

Bu işi 6 seneden fazladır yapan biri olarak ajansların şikayet yönetimi işi yapmasını çok yanlış bulduğumu birçok ortamda ve çalıştığım müşterilerime söyledim, söylemeye devam edeceğim.

Şikayet yönetimi günümüzde iletişimin en önemli dinamiği. Doğru yönetildiğinde ve anlamlandırıldığında ürün ve hizmetlerin gelişimine, tüketicinin doğru yönlendirilmesine büyük katkıda bulunmaktadır.

Mesela Marmaray için yaptığımız güvenlik animasyonu internette insanların birbirine sorduğu en sık sorulardan oluşmuş ve güvenlik ile ilgili tüm kaygıların bir cevabı niteliğindedir. İzlemediyseniz mutlaka göz atın derim.

Neden sosyal medya şikayet yönetimini çağrı merkezleri değil ajanslar yönetiyor?

Ajanslar sosyal ağların etkisini göstermesiyle müşterilere sunum yapma sıklıkları doğru orantıda oldu. Markaların sosyal medyaya girerken en çok korktukları konu işin başından beri hep şikayet yönetimiydi. Çağrı merkezlerine bu işi vermeleri hem operasyonel olarak hazır olmadıkları için mümkün değildi hem de reklam tarafına bakan yönetici ile çağrı merkezine bakan yöneticilerin ayrı olmaları süreçleri hep aksattı. Hem kafa olarak ayrı dünyadan insanlar hem de bütçeleri ayrıydı. Bu sebepten internet şikayetleri hep ortada kaldı, kalmaya devam ediyor.

Kişisel fikrim ajansların bu işi yönetmesi bu şikayetlerin hep ortada kaldığı anlamına gelmesidir.

 

Twitter’dan mesaj atan Ömer Enis’in daha önce telefonda ne konuştuğunu bilmemek, Ömer’in geri bildirimlerinin ay sonunda ajansın yolladığı Excel’in köşesinde bir yerde kalması bu işin hâlâ çözülemediği anlamına gelmektedir.

Neden ajansların işi değil?

Şikayet yönetiminin önemini yukarıda yazdım. Bu kadar hassas bir konuyu birden fazla markanın şikayetine bakan, bu işi geçici olarak yapmayı hayal eden, yeni mezun insanlar yapmamalıdır.

Şikayet yönetimini yapan kişinin markayı özümsemesi, tüm dinamiklerini bilmesi gerekir. Bu maalesef işi tamamen bu olan çağrı merkezlerinde bile oturmamışken ajansların yapabileceği bir şey değildir.

Teknokrasi Ajans müşterilerimize olabildiğince danışmanlık verip operasyonu kendi içlerinde yapmaları gerektiğini söylüyoruz. Çağrı merkezi ekiplerini sosyal ağlar konusunda eğitip kullandıkları yazılımları bu yönde geliştirmelerini sağlıyoruz. Esasında ajans olarak doğru bildiğimiz işi yapıyoruz.

Ajansların bu konuda bir an önce adım atıp sektörü katma değerli işlerle geliştirmeleri gerektiğini düşünüyorum.

Uzman TV’de sosyal medya anlattım

Uzman Tv Ömer Enis

Aylar önce Arda Kutsal‘ın önerisi üzerine Uzman TV ekibinden davet aldım. Benden ”şirketler için sosyal medya” anlatmamı istediler.

Bana verdikleri sorulara çalışıp kamera karşısına geçtim.

Videoların hepsini izlediğimde vasat bir performans sergilediğimi gördüm ama izleyenlerden çok fazla olumlu yorum gelince bloğumdan ayrıca paylaşmak istedim.

Buraya tıklayarak tüm bölümlere ulaşabilirsiniz. Şimdiden iyi seyirler. Umarım işinize yarayacak şeyler bulabilirsiniz.

Bu reklam kimin için?

Berkan, Garanti Bankası’nın 1,5 milyon fanımız var bizim reklamına ayar olmuş Facebook’da yakınmış.

Uğur Abi ardından bir yazı patlatmış.

Ben de Selim Çavuş ve Mehmet Kamil Özkan‘ın hazırlayıp sunduğu Yeni Medya Merkezi programında bu tip reklamları anlayamadığımı anlatmaya çalıştım.

Aşağıda yer alan Youtube videosundan izleyebilirsiniz. (28:48’den sonra başlıyor)

Gazetelerin tarihi ‘hashtag’li manşetleri

Blog yazmaya başladığım ilk günden itibaren tartışma konusu olan, ağır eleştirilen ve küçümsenen yeni medya bugün eski medyaya karşı büyük bir zafer kazandı.

Eski medya ile ilişkisini iyi yöneten devlet yeni medyayı anlayamadı.

Eski medya işin başından beri kabullenemediği gücü bugün istemeyerek kabul etti.

Gazeteler mesajlarını bugün ilk kez bu denli açık bir şekilde yeni medya ağzından verdi..

IMG_0944

Hepimize hayırlı uğurlu olsun…

 

Etkinlikte daha fazla takipçi kazanmak için etkileşim şart

Cumartesi günü Red Hot Chili Peppers konserine katılma şansım oldu.

Etkinlik alanında rastladığım yanlışı sizle paylaşmak istedim.

Etkinliği Pozitif Müzik düzenledi. Tüm etkinlik boyunca büyük ekranlarda sosyal medya kanallarının reklamlarını yaptılar. Tüm hesapların adreslerini yazıp bizi takip edin diye eklediler. Bu çalışmanın ne kadar başarılı olacağını takip etmek için etkinliğe girişte mevcut Twitter takipçi sayısını kontrol ettim.

Sayı aşağıdaki gibi idi.

Çıkışta kontrol ettiğimde sayı 10.950 idi.

Sadece 100 kişi artmış.

Bugün tekrar baktığımda (aradan bir gün geçmiş oluyor) sayı 11.011 olmuş durumda. Yani o gün artan sayıya yakın diyebiliriz. Buna göre olağan artıştan pek fark yok diyebiliriz.

Daha öncede TV, Bilboard vb. reklam alanlarına markaların sosyal medya adreslerini koyduklarını biliyoruz. Benim gözlemlediğim kadarıyla neredeyse sıfıra yakın etkisi oluyor.

Bu etkiyi artırabilmenin tek yolu etkileşimden geçiyor. Şayet onları sosyal medya kanallarınıza çekmek hedeflerinizden biri ise etkileşim şart.

Örnek üzerinden gidelim. Red Hot Chili Peppers konserini ben düzenlesem sahneye öncesinde Ceyhun Yılmaz’ı çıkarırdım. Önce tabelayı asar Trend Topic’i yapar, ardından Pozitif’e takipçi yağdırırdı 🙂

Ekranlardan bizi takip edin, size mesaj gelecek onu gösterin biranızı yudumlayın derdim.

Bu ve bunun gibi birçok etkileşim yaratacak fikir ancak işe yarayacaktır.

Gerisi yalan..